Addwork, 2008 yılından beri geleneksel olarak düzenlenen Turkcell Blog Ödülleri 2011 Mindshare Reklam ve Pazarlama Kategorisinde Birincilik ödülü aldı. // http://www.blogodulleri.com
Addwork, 2008 yılından beri geleneksel olarak düzenlenen Turkcell Blog Ödülleri 2011 Mindshare Reklam ve Pazarlama Kategorisinde Birincilik ödülü aldı. // http://www.blogodulleri.com
Nokia için hazırlamış olduğu ve büyük ses getiren “Nokia 888″ tasarımı ile adından sıkça söz ettiren ve 27 yaşında, “Avrupa’nın Yaratıcı Geleceğini Belirleyecek 100 Genç yetenek”ten biri olarak gösterilen Tamer Nakışçı, “Hayatta amacını bulmuş şanslı insanlardan biriyim” diyor…
Birçok uluslararası ödül almış bir tasarımcı olarak tanıyoruz seni. Haliyle, bu başarıyı sağlayan nasıl biridir diye bir merak söz konusu. Bize Tamer Nakışçı’dan bahseder misin?
Kanlıca’da büyüdüm, şehirden, insanlardan uzakta, büyülü bir ormanın ortasında… Babam iç mimar ve iyi bir ahşap ustasıydı, ben de haliyle atölyede, makinelerin arasında yetiştim. Bazen bir yat üretiliyor olurdu, bazen de mobilya. Gözümün önüne babamın üretilen mobilyalara elleriyle uzun uzun, kusursuzluğundan emin oluncaya kadar dokunuşu geliyor… Nakışçı soyadını nereden aldığımı bazen daha iyi anlıyorum. Biraz kendine dönük bir çocuktum, yalnız kalmayı severdim. Bahçede sırt üstü yatıp bulutların aslında yerde, benim de gökyüzünde olduğumu hayal etmeye çalışırdım veya belki de aslında bulutların yerinde durduğunu ve dünyanın döndüğünü. Sanırım beni oluşturan yıllar bunlardı…
Şu an 27 yaşındayım; ve sanırım hayatta amacını bulmuş şanslı insanlardan biriyim… Hayatım ve yaptıklarım, gerçek dünya ile aramda var olan bir yoğunluk farkı gibi. Zamanımın büyük bir çoğunluğu içimdeki bu dünyayı dışarı çıkarmakla geçiyor. Dünyanın dört bir yanında işlerimi takip eden, hayallerimi paylaşan ve bundan sonra kuracağım cümleleri merak eden insanlar olduğunu bilmek güzel bir duygu.
Bazen kendimi hayatım boyunca hiç çalışmamış gibi hissediyorum. Kim bilir, belki de sürekli çalıştığımdandır! Evet, üretmeyi seviyorum. Bir yerde anlamsızca oturup vakit öldürmek veya sadece deniz ve kum için tatile gitmek bana pek zevk vermiyor. Tam tersine tatiller kendimle baş başa kaldığım, en yaratıcı olduğum zamanlar. Özellikle yurt dışında tek başıma gezmeyi çok seviyorum, bir çeşit meditasyon gibi… Tabi bir süre sonra yine geri dönüp bir şeyler üretmek için sabırsızlanıyor oluyorum. Amaçsızlık, sadece tüketmek bana göre değil. Geçen her saniyemin bana veya dünyaya bir şeyler katmasını istiyorum…
Günlük hayatta vazgeçemediğim şeyler var; elektronik müzik, piyano, espresso, boğaz ve Vespa.
Tasarladığın ürünlerin hayal gücünün bir eseri olduğunu düşünürsek, hayal gücünün şekillenmesinde neler etkili oluyor? Ürün tasarlarken nelerden etkileniyorsun?
Hayal gücü şekillenebilen değil, tam tersine serbest bırakılması gereken bir kavram. Önemli olan bir konuya hiçbir ön yargı olmadan bakabilmek, tıpkı bir çocuk gibi… Bir çocuk için cep telefonunun şekil değiştirmesi veya birbirine eklenerek farklı biçimler alabilen bir halı çok uçuk fikirler olmasa gerek? Heraclitus’un çok sevdiğim bir sözünde dediği gibi, “bir çocuğun oyun oynarkenki ciddiyetine” erişmeye çalışıyorum tasarım yaparken.
Buna paralel diğer bir konu da “gelecek” kavramı. Günümüz için yenilikçi ve anlamlı ürünler tasarlayabilmek için, öncelikle gelecek ile ilgili güçlü bir kişisel vizyona sahip olmak ve bu ideal dünyaya ulaşmanın motivasyonuyla çalışmak gerektiğine inanıyorum. İşlerim de bu anlamda birbirlerinden güç alıyor ve birbirlerini dengeliyor. Bir insan ile obje arasında kurulabilecek yeni fiziksel ve duygusal etkileşimler, senaryolar beni büyülüyor. Teknolojiyi de bu doğrultuda konsept ve ürün projelerimde kullanmayı seviyorum.
Çalışmalarında masandan eksik etmediğin şeyler var mıdır? Sana neler eşlik ediyor?
Genelde sadece müzik eşlik ediyor, masaya bile gerek yok…
Endüstriyel tasarım alanında çok başarılı çalışmaların var. Bu alanda çalışmaya nasıl karar verdin? Kararında neler etkili oldu?
Okul hayatında oldukça başarılı ve hırslıydım, sonra lisede tiyatroyla tanıştım ve bir anda her şey değişti. Hayata daha geniş bir açıdan bakmayı başardığımda o güne kadar inandığım doğrular, koyduğum hedefler biraz anlamsız ve iki boyutlu gelmeye başladı; içimde yeni bir şeyler uyandığını hissettim. Duygularımı, benliğimi; hayata ve sanata olan tutkumu keşfettim. Sonrasında ise hırsım ve zekâm ile bu hissel ve görsel yönümü dengeleyebileceğim bir alana yönelmiş buldum kendimi. Tasarımcı oldum.
Ama bu benim için bir seçim değildi sanırım, genlerimde başından beri vardı ve sadece keşfetmem için doğru zamanın gelmesi gerekiyordu.
İtalya’da 1 yıllık bir staj yaptın. Bu stajın sana katkıları oldu mu? Neler söyleyebilirsin bize?
FIAT’ın konsept tasarım stüdyolarında geçirdiğim süreç benim için şüphesiz hayatımın en önemli dönemiydi. Oradaki tecrübelerim Türkiye’de almakta olduğum tasarım eğitiminin eksilerini de artılarını da çok net bir biçimde algılamamı sağladı. Dünyanın farklı ülkelerinden gelen tasarımcılarla birlikte FIAT gibi global bir firmanın bünyesinde yer almak, günümüz tasarım dünyasını ve çalışma sistemlerini yakından görmemi sağlarken, gelecek ile ilgili vizyonumun şekillenmesinde de büyük rol oynadı.
Birçok yerli ve yabancı markanın düzenlediği yarışmalara katıldın ve ödüller aldın. En çok da Nokia için hazırladığın “Nokia 888” projen konuşuldu. Bu projeden biraz bahseder misin?
‘Nokia 888’ projem gerçek bir başarıydı, üzerinden uzunca bir zaman geçmesine rağmen halen yankıları sürüyor. Henüz geçtiğimiz Eylül ayında London Design Festival kapsamında düzenlenen “Inclusive Innovation: Future Scenarios” sergisine davet edildi. Bugüne kadar dünya çapında sayısız dergide ve gazetede yer aldı, Youtube’daki videosu milyonlarca kez izlendi, halen birçok e-mail alıyorum.
Herkesin içinde hissettiği, heyecan veren ortak bir gelecek olgusu söz konusu. ‘Nokia 888’ bu hissi son derece yalın ve samimi bir biçimde, hayal edilebilecek en ileri teknolojiyle buluşturarak insanlar ile arasında adeta duygusal bir bağ kurdu. Bir gün gerçek olana kadar güncelliğini yitirmeyecek bir tasarım.
Nokia, Fiat, Visa, Kale, Demirdöküm gibi birçok marka için projeler hazırladın. “Bu proje benim için özel” dediğin, ayrı bir yere koyduğun proje var mı? Ya da “Keşke yapmasaydım” dediğin?
Her tasarımımın ayrı bir yeri var, her biri benim için birer adımdı. Fiat için yaptığım okul projesi beni İtalya’ya, oradaki tecrübelerim beni ‘Nokia 888′e, ilk seri üretim ürünlerim olan porselen yemek takımı tasarımlarım Çin’e, Smartground adlı konsept çocuk parkı projesi Avrupa Parlamentosu’na kadar taşıdı. En son olarak KALE için Cube ve Dot serilerini tasarladım. Bugüne kadar endüstriyel anlamdaki en kapsamlı projem Cube&Dot. Hem tasarım kariyerim, hem de banyo sektörü adına uluslararası anlamda yeni bir kırılma noktası olacaklarına inanıyorum.
Hayatını kolaylaştıracak kişisel ürünler tasarladın mı? Ya da eksikliğini hissederek ortaya çıkardığın ürünler var mı?
Üniversitedeyken kendi yatağımı, dolabımı kendim tasarlamış ve atölyede kendi ellerimle yapmıştım. Evimdeki aydınlatmaların da çoğu önce benim elimden bir geçer. Kendi tasarladığım ve severek kullandığım Relax yemek takımı tasarımlarım var, Loop kupamı çok seviyorum. Elimde kahve ve tabak varken kapıyı açamama konusuna epey bir takılmıştım; onun için tabağın üzerine kupası oturarak beraber taşınabilen bir kupa seti tasarladım.
Yeni bir şeyler üretmek yerine taklit etmeyi seçen bir ülke olarak, sektörde Türk tasarımına ve tasarımcısına nasıl yaklaşılıyor? Bir ön yargı söz konusu mu?
Bana kalırsa burada karşılıklı bir durum söz konusu. Öncelikle bu mesleği yapan insanların Türkiye’de tasarıma, orijinal fikirlere ve kendilerine inanmaları gerek. Tutkuyla inandığı hedefler doğrultusunda samimi tasarımlar yapan Türk tasarımcılar ve firmalar zaten dünya çapında kabul görüyorlar. Sanırım bizim geçmişten gelen bir kendimizi dünyadan soyutlama eğilimimiz var. Hem garip bir kibir söz konusu, hem de bir yandan kendimizi küçük görme… Bunu İtalya’dan döndüğümde daha iyi anladım; Nokia’nın yarışmasına yurt dışında elde ettiğim tecrübelerin ve gördüklerimin verdiği özgüven ile, herhangi bir dünya vatandaşı olarak katıldım. Nokia’nın tasarım yarışmasına hazırlandığımı duyunca içinden gülenler de oldu, bana inananlar da… Bu bir vizyon meselesi. Daha yarışmaya katılırken, kazanırsam telif sıkıntısı yaşamamak için hazırladığım tanıtım filminin müziğini bile özel bestelettim. Şu anda internetteki video milyonlarca kez izlendi, Can’a (Can Ünal, fuz hyperblue) müzik için ilk telefon açtığımda bir gün bunun olacağını söylemiştim.
Tabii ki karşılaşılan bazı zorluklar kimi zaman hepimiz için can sıkıcı olabiliyor, ama bunları bahane etmeye hakkımız olduğunu düşünmüyorum. İstanbul, dünyanın birçok şehrinden çok daha canlı, zengin, ilham verici ve eğlenceli bir şehir. Aynı zamanda tasarım adına büyük bir boşluk var, bu da büyük bir fırsat demek, tabi eğer girişimci olmaya cesaretiniz varsa… Dünya artık iyice küçüldü, nerede yaşadığımız yavaş yavaş önemini yitiriyor. Geriye sadece yaşadığımız şehrin bize neler kattığı veya bizden neler götürdüğü kalıyor.
Tabi bunun yanında, yine de her birey bir şekilde hayatının bir bölümünde yurt dışını tecrübe etmeye çalışmalı. Bunun faydalarını inkâr edemem.
Başarılı işler yapan genç yetenekler, Türkiye’de yeterli ilgiyi ve desteği göremedikleri için bir süre sonra uluslararası markaların sundukları fırsatlarla eğitimlerine ve kariyerlerine yurt dışında devam ediyorlar. Bu konuda neler düşünüyorsun?
Tabii ki karşılaşılan bazı zorluklar kimi zaman hepimiz için can sıkıcı olabiliyor, ama bunları bahane etmeye hakkımız olduğunu düşünmüyorum. İstanbul, dünyanın birçok şehrinden çok daha canlı, zengin, ilham verici ve eğlenceli bir şehir. Aynı zamanda tasarım adına büyük bir boşluk var, bu da büyük bir fırsat demek, tabi eğer girişimci olmaya cesaretiniz varsa… Dünya artık iyice küçüldü, nerede yaşadığımız yavaş yavaş önemini yitiriyor. Geriye sadece yaşadığımız şehrin bize neler kattığı veya bizden neler götürdüğü kalıyor.
Tabi bunun yanında, yine de her birey bir şekilde hayatının bir bölümünde yurt dışını tecrübe etmeye çalışmalı. Bunun faydalarını inkâr edemem.
“Avrupa’nın yaratıcı geleceğini belirleyecek 100 genç yetenek” arasında gösteriliyorsun. Bu nasıl bir duygu ? Bu beklenti üzerinde bir baskı yaratıyor mu? Seni nasıl etkiliyor?
Geçtiğimiz yıl Avrupa Birliği Yenilikçilik ve Yaratıcılık Yılı kapsamında AB Parlamentosu’nda düzenlenen oturumlara davet edildim. Çalışmalarımın yurt dışında bu şekilde kabul ve ilgi görmesi; öte yandan başta TÜSİAD olmak üzere bazı önemli kuruluşların desteğini almak beni son derece onurlandırıyor ve cesaretlendiriyor elbette. Bu gibi gelişmeler ve beklentiler doğru yolda olduğumun bir göstergesi; baskı değil, tam tersine büyük bir motivasyon kaynağı…
Şu an üzerinde çalıştığın bir proje var mı? Geleceği nasıl görüyorsun ve sen neler yapmayı düşünüyorsun?
KALE Grubu ile uzun zamandır üzerinde çalıştığımız Cube&Dot projesini henüz tamamladık. Sırada bazı yerli ve yabancı firmalarla yürüttüğüm yeni heyecan verici projeler var. Bir yandan da geçtiğimiz aylarda yarattığımız KLIK markası altında tasarımlarım olacak. (Klikrugs‘uyakında açıyoruz.)
Yaptığım her projede uluslararası hedeflerle ve bu vizyonu benimle paylaşan firmalar ile birlikte yola çıkmaya gayret ediyorum. Ülkem, meslektaşlarım, öğrenciler, hatta insanlık adına bir misyon taşıdığımı hissediyorum. Hedefim, kendimin olabileceğim en iyi versiyonu olabilmek.
Endüstriyel tasarım alanında etkilendiğin, başarılı bulduğun birileri var mı?
Dieter Rams, Naoto Fukasava, Aziz Sarıyer, Yves Behar…
Kendini endüstriyel tasarım alanında geliştirmek isteyen arkadaşlar için ne gibi önerilerin, uyarıların olur?
İçlerindeki sesi dinlemekten ve yeni bir şeyler söylemekten korkmasınlar.
Tamer’e, bu keyifli söyleşi için yoğun iş programının arasında bize zaman ayırdığı için teşekkür ediyoruz.
Tamer Nakışçı’nın güncel çalışmalarının yer aldığı kişisel sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Siteniz gerçekten güzelmiş çok beğendim, tasarımınızda fena değil başarılarınızın devamını diliyorum…